***Beni Bana GETİR yar TREN- ***


***Beni Bana GETİR yar TREN- 1 ***

Bölüm 1:

Beni bana getir, yâr trenin penceresinden dışarıyı seyrederken koşuşturan, dağlar, ağaçlar, ovalar yalnızdı. Nicedir kendisi de bu yolda yolcuydu.

Kalabalık yataklı vagondan çıkıp, etrafı dolaştı… Sonra yine pencereye ve etrafında ter koşuşturan doğa aldı götürdü… – Bazen son mola umut menzilidir…diye düşündü… Kendisiyle birlikteydi artık. Tren, doğa ve kalem ile iç içe:

– “ Ferhat’ı banyo yaptıran annem, aynı zamanda ablama keseceğini söylüyordu. Meraktan hem ağlıyorum, hem de kimi keseceğini öğrenmeye çalışıyorum…
Annem beni susturdu ve “sütten keseceğini söyledi”. Kendisini kesmiyorum. Dedi.

–Ferhat’ı Sütten keseceğim. … Anneme yalvarıp ağlıyorum… Hem de sular seller gibi. Ne olur Anne Ferhat’ı Kesme diye… – „Annem ise Ferhat’ı değil, Sütten keseceğim diyordu. Defalarca: ….

Beş yaşında ki bir çocuk ne bilecek Sütten Kesmenin ne oluğunu… Anne olmasam da sonraları anladım bir annenin evladını nasıl sütten kestiğini…

Amcamın annesi paşa hanım hep anlatırdı İbrahim oğlunu nasıl kurban verdi diye… Ve onun odasında resmi vardı İbrahim Peygamberin…

Beni bana getir yar tren güzergahında kimler yoktu ki… Fener alayı, sene de bir defa açılan ve bir ay boyunca süren 23 Temmuz fuarı, dönen salıncaklar, dönme dolaplar, çarpışan otolar ve çemberi at oyuncağı kap ile yolcululuğuna devam etmekte tam on vagon kapısından girip, çıkmaktaydı.

Yolluluğunun hangi memlekete ve nereye gittiğini kestiremeden o kalabalık sofrada ve pencerenin camından dışarı bakıp yolculuğuna devam ediyor ve paylaşıyordu kalem; trenin hızına ayak uydurarak:

– Bir gün, Hayatın Düğümleri olan Şehnaz ablamın Adana ilinden aldığı kırmızı apartman topuklu terliklerini giyinip rahmetli Bakkal Talat amcadan ekmek çikolata almaya gitmiştim. Karşıda ise Erzurum’un yerli ailelerinden olan Dengizek’lerin marangoz dükkanı. Benden Dört ve iki yaş küçük olan „Ferhat ve Murat“ odun talaşlarını alarak gözümün içine fırlatmışlardı da… „

Bir müddet ne olduğunu anlamadığı için gözleri kapalı uzun bir süre kaldı. Sonra:

– „Elimde ekmek, çikolata ve ayaklarımda benim olmayan kırmızı apartman topuklu terlikler ile eve dönüşümü hiç unutamam. O zaman anladım yürümenin ve görmenin ne kadar çok önemli olduğunu… „

Bir yandan Neyzen TEVFİK, ahenkle Ney’e devam ediyordu. Kalemi o ahenkle dans ediyordu beyaz sayfada vals edercesine… Yolculuğu neden ise İbrahim Peygamberin fotoğrafının olduğu odaya düşüyor. Amcasının annesinin odasına…

Ah şu Bayram ve Ramazan geceleri, Karşılıklı atışmalar ve kaybeden sofrayı kaldıracak şakaları ve bu manilerden fal tuttuk hepimize:

Erzurum evrilesen
Çarh ola çevrilesen
Yârim içinden çıhsın
Himinden devrülesen

Elma attım üzildi
Kervan yola düzildi
Canım çıhsın nazlı yar
Ağır topci yazıldi

Al at kapıda kişner
Altın gemini dişler
Gurban olim o yâre
Gapisi çok gür işler

Gözlerim yaşa gatlan
İş düştü başa gatlan
Her zaman bahar olmaz
Bir dem de kışa gatlan

İhramımı katlayın
Ceyizime katmayın,
Benim anam dertlidir
Anami ağlatmayın

Ses verdim yana yana
Ses verdim yar uyana
Nice bir yalvarayım
Gendinnen olmiyana

Yas odun kuru odun
Yanmam diyebilir mi?
Bekâr kız bekâr oğlan
Almam diyebilir mi?

Ay doğdimi doğdimi
Yıldız tamam oldi mi?
Aldiz gettiz yarimi
İşiz tamam oldi mi?

Ay doğar evimize
Gurban gelinimize
Galayli sini gibi
Yahişir evimize

Gehveyi bişirirem
Gorharim düşürürem
Yârin geldi deseler
Ahlimi şaşırıram

Dağlar siz ne dağlarsız
Gardan kemer bağlarsız
Gül sizde bülbül sizde,
Daha niye ağlarsız

Mektup yazdım garadan
Dağlar kalksın aradan
Beni yâre kavuştur
Yeri göği yaradan

Galadan indirdiler
Gırata bindirdiler
Üç günlük evli iken
Harmana gönderdiler

Sarı çitim sendedir
Bir ucu da bendedir
Cennetten huri çıksa
Yine meylim sendedir


Ve uzun süren çay sohbeti sonunda hala soframız toplanmamışsa, babam dönüp, mahallenin muhtarını çağırın çayımı doldursun…

Komşumuz Mukit Efendi’ye de söyleyin sofrayı toplasın…

Diğer günler sofraları toplanmadığında… – Mukit Efendi diyerek gülüşürlerdi ev halkı… ve bir keresinde de beni bana getir yar tren… koştu: Mahallenin Muhtarını ve Komşuları Mukit Efendiye gidip, Babam sizi çağırıyor çay dolduracaksınız, sofrayı toplayacaksınız? Demiş, her ikisi de çağrılan o eve gitmişti… – Saygılı, sevgi dolu, hoşgörü ile

– Sofrayı toplamaya geldik:diyerek gülüştüler:



Süreyya Aktaş



***Beni Bana GETİR yar TREN- 2 ***

2. Bölüm

Beni bana getir, yâr trenin penceresinden dışarıyı seyrederken koşuşturan, dağlar, ağaçlar, ovalar yalnızdı. Nicedir kendisi de bu yolda yolcuydu.

Kalabalık yataklı vagondan çıkıp, etrafı dolaştı… Sonra yine pencereye ve etrafında ter koşuşturan doğa aldı götürdü…

Bazen son mola umut menzilidir… diye düşündü. Kendisiyle birlikteydi artık. Tren, doğa ve kalem ile iç içe…

Bazen, O’na verilmeyen kitaplar ve çikolatalar için ağlardı… Bazen de aile fertleri O’nu sinirlendirmek için – “Ağla ağla da sana beş kuruş vereyim” derlerdi de sinirlenirdi ve kendini ifade edemediği için daha çok ağlardı.

Yıllar sonra anlayacaktı Kendini İfade etmek için çıkmıştı bu yola:

– Yine, bir gün yolum, diğer babaannemin odasına düştü. Hangi kardeşlerimin o odada olduğunu

– Hatırlamıyorum. Biz on kardeşiz, iki elin on parmağı gibiyiz. Sevincimiz sevinç, hüznümüz hüzün…

Dileğim odur ki! .. hani kesilen el nasıl kanadığında ki gibi acı veriyorsa bizim ellerimiz hiç acı vermesin… hiç acı duymasın…

Biliyor musun yar Tren, ben o odaya hep çekinerek girmişimdir…
Babaannem –“niye geldin. Sen benim kızım değilsin.” Demişti de sinirlendirmek için şakacıktan da olsa, ben de “Evet, benim annem zaten sen değilsin. Annem aşağıda ki odada” deyip, omuz silkip  ;))Jçıkmıştım. Hıh! .. „ demiştim… 

İlk kez bir mutluluk yaşıyordu. Bu sefer kendini ifade edebilmişti. Yüreğine kendisi kara bir damga vursa da… Kalabalığa karşı göstermese de mavi akan gözyaşlarını tahta merdivenlerden inerken yine ağlayarak inmiş. Kolu kırık Arap ve ayağı kopmuş İngiliz bebeği ile annesinin bulunduğu odadaki pencereden dışarıyı seyretmeye oyulmuştu… Mahcup, kırılgan, hırçın…

– Bazen, umut SON MOLA menzilidir… Ogün bugündür ben O babaannemi hiç sormam ve ziyaret etmek için evine ise çok ender giderim. Gerçi küs ve kırgın değilim. Çocuk kalbi işte…

Kırılan bir kalp.. küçük bir yürek… kırılan aslında bir kitap…

Beni bana getir yar tren de, yaşamına damga vurmuştu doğu ve batı arasında mekik dokuyordu… Ve arkadaşı Kırmızı pabuçlar gibi, Ayna ve Sessiz Gençlik ise yanında arkadaşlık yapıyordu… Düşünceleri hep aynı yola çıkarıyordu…

– Bana verilmeyen çikolatalara ve kitaplara… defalarca aynı şeyleri düşünüyor ve yazıyordu. Çocuk Kalbi… Ahmediye… Kültürler… Değerler…Kavgalar… Takıntılar… İşte, arkadaşları ile yüzleşirken ve mavi çiçekli kenarı yaldızlı ayna ve çiçekli defleri ile dertleşirken yolculuğu onu yıllar sonra içinizdeki çocuğu gülümset, özgürleştir, farkındalığa vardır misyonuna dönüştürecekti. Kelebek Dokunuşu yaparak…Yolculuğu aslında hem zincirli kapılar ardında olan ve yasaklar konularak anahtarı ev sakinlerinde saklıydı… Dedi ve dedimler… kimseciklere teslim etmeden… Zincire vurulmuş kapıların anahtarı…

– Mutfağa alınan her meyve, sebze paylaşılırdı evde yaşayan tüm insanlara teker teker dağıtılırdı ve misafire öncelik tanınırdı. Kıtlıktan, yokluktan değil, birinin hakkı diğerine geçmesin diye… Sanırım kanaatkar olmayı iki babaannemden, misafir sevgisini ve kişilikli ve sağduyulu yaşamasını da annemden ve babamdan aldım…

Ve belki yolun sonu hep ilk başlangıçtı onun için… kitaba olan takıntısı kırmızı pabuçlardaki Çocuk Kalbi anısı gibi bu sefer de dedesinden kalan Ahmediye ve Muhammediye adlı kitaplardı. Babaannesinin odasına bu kitaplar için gitmişti de, altı yaşındayken, sen benim kızım değilsin hep o anı gelip otururdu kaleminin ucuna… Kalemin ucuda ateş böceği işe dertleşirdi. Onurunu…Grurunu… Ufacık yüreği ve okuma aşkıydı. Ahmediye osmanlıca yazılmıştı. El yazmasıyla, gerçi beni bana getir yar tren okuma yazma bilmiyordu. Sadece, Ahmediyenin içerisinde bulunan Cennet ve Cehennem, Hazreti Fatıma Hazretlerinin çeyizi ilgisini çekiyordu. Bunun için babannesinin odasına gidiyordu. On pırlanta yeşil kapı, iki elin on parmağı, kimine göre bir tabur asker, kimine görede bir futbol takımı… Yalnızlıklar ve ayrılıkları içe içe trenin penceresinde devam ediyor

İSTANBUL, 11 EYLÜL 2004

Süreyya Aktaş


Süreyya Aktaş tarafından yayımlandı

https://myreikiterapialanya.wordpress.com/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: