*** Ayna***


Her sabah işe gitmek için, aynanın karşısına geçtiğinde, ilk işi müzik setini açmak oluyordu. Ney üfledikçe, müziğin nağmeleriyle bir yolculuğa çıkıyor ve o ritimle saçlarını fırçalardı… Yolculuğunun nereye gittiğini bilmeden sürüp giderdi amaçsızlık… özgürlük… yalnızlık…ölüm… Garip bir his içini sarardı.. Aynada yüzüne yansıyan, yolculardan bazıları tanıdık, ve bazılarıyla da henüz tanışmadığının farkındaydı. Arada sırada kendine geldiğinde titrerdi.

Ve gülümserdi. Kendisiyle de alay ederdi…dil çıkarır, nanik yapardı başarılarıyla, yetenekleriyle, sevinçleriyle, kavgalarına özeleştiride bulunurdu.

–“ Yine hayallere daldım.” Diyordu kendi kendine…

Tanıdık olanlarla bir sofra da oturur, sessizce dinlerdi… çünkü konuşmaya başlasa – “ Sen Sus Küçüksün” denilir ve susturulurdu…. Yine de sofrada kimler yoktu ki! .. en sevdiği kalabalık … Kalabalıklar içerisinde mavi yaldızlı ayna kalabalıklar içeridinde yalnızlık ve yalnızlık gibiydi Neyzen Tevfik…

Ayna ve yalnızlık gümüş tepsi, iki yüzü sonsuzluk gibiydi…

Aynadaki bu sabah ki sohbetinin ona ait olmadığını biliyordu. Fakat, sabah işe gitmeden önce dinlediği müzik en ılık yanlarını, en mahrem yanlarını, en sevecen yanlarını ortaya çıkararak o hava içerisinde kendisiyle baş başa gizemli, sahte tutum ve davranışlara gerek kalmaksızın sevdikleri, sevmedikleri, toplum sorunları, kişisel sorunlar, ailevi beklentiler ve çevre sorunlarıyla yüzleşerek… sürüp giderdi mavi tren… Banyonun ses geçirmez duvarları gizemli yanını da ortaya çıkarıyordu… Gülümsedi… ve yine Neyzen Tevfik Ona fıkralar anlatıyordu…


NEY, AYNA BIRLIKTELIĞININ AŞKIYLA DOLUP TAŞIYORDU…

Felsefemdir kitab-i imânim,
Taparim kendi ruhumun sesine.
Secde eyler hakikatinm her an,
Kalbim ates-i mukaddesine.’
………..
Her sabah işe gitmek için, aynanın karşısına geçtiğinde, ilk işi müzik setini açmak oluyordu. Ney üfledikçe, müziğin nağmeleriyle bir yolculuğa çıkıyor ve o ritimle saçlarını fırçalardı… Yolculuğunun nereye gittiğini bilmeden sürüp giderdi yalnızlık… Garip bir his içini sarardı.. Aynada yüzüne yansıyan, yolculardan bazıları tanıdık, ve bazılarıyla da henüz tanışmadığının farkındaydı. Arada sırada kendine geldiğinde titrerdi. Ve gülümserdi. Kendisiyle de alay ederdi…dil çıkarır, nanik yapardı başarılarıyla, yetenekleriyle, sevinçleriyle, kavgalarına özeleştiride bulunurdu. –“ Yine hayallere daldım.” Diyordu kendi kendine… – “ Ayna ben on yaşındayım. Bir ikiz dünyaya geldi. Birinin adı Bilgi, diğerinin ise Beceri… Hayli sevimliler. Bir gün Beceri kırk günlük yolculuğunda Bilgi’ın ağzına yem verdi. Bilgi, ağzına verilen yemden memnundu. Diğer yumurtanın son yiyeceklerini paylaşmak adına yemesiyle yaşamını sürdürdü. Kararlıydı… Yaşamaya… Yalnız kendi bilgisini hiç kimseyle paylaşmadı. İçinde sakladı.. Ve daha sonra da o kadar bilgi topladı ki ikiz yumurta kardeşini su kaybına uğrattı. Yalnız kaldı. Beceriyi kaybedince, Karar Adamıda kaybetti.
Gülümsedi iç sesiyle bu kadar rahat konuşabildiği için, saatine baktı… Koşuşturmaca başlamak üzereydi. Yaşam yolculuğunda, beni bana getir yar tren adındaki taşıyan trenin prnceresinden dışarıyı seyrederken aynada… –
-“ Ondan hatıra olarak hiçbir şey kalmadı. Fakat, hayal gücünde baş ve işaret parmağına sıkıştırdığı kalemden başka… Hatta parmağına bağlanan bezi ve mavi bebekli battaniyesini hatırlıyorum. Hiç durmadan döküntü toplardı. Sonra da başarısız korku adında tırtılın hepimizi kaldırıp beceriyi kaybettik sözlerini… Tam yirmi beş sene önce… Bilgi sağlıklı ve şu anda beceri yemekte birinci…. Hem bizimle hem bizimle kalmıyor… Paylaşım arkadaşının yanında mı bilmiyorum. Fakat, diplomasıını aldığını biliyorum…
Bilgi ve Beceri ile ilgili hatıralarıla debelenirken saate baktı.
– “ Ayna sana daha sonra anlatırım. Bilgi ve Beceri Birlikteliğini…”
Ney, üfledikçe müzik setindeki sese kendin kaptırıp, yolculuğuna devam ediyor, uzun yolculuk olduğu için bazen en sevdiği kalabalıkla elindeki yiyeceklerini paylaşıyordu…
-“ Sevgili Ayna, Beni bana getit yar tren yolculuğum fobiden hobiye raylarından geçiyor. Hangi yola sapsam hep bu kelimeler kokuyor. Kültür ve değerlere sahip çıkmalıyım diye düşünüyorum. On yaşında olduğumu biliyorum…bana sen hep küçüksün diyorlar…

Ayna, çok şey istediğimi biliyorum… Bazen kendime, bazen başkalarına “Kelebek Çocuk Çiçekleri Diploması” veriyorum. Korku adındaki tünele…
Biliyor musun? .. Gerçek, bir soruyu sormam gerekecek… Neler kazandım. Neler kaybettim. Aslında çocukluğumdan beri istediklerim çok basit şeyler…Ben aslında ne istediğimi biliyorum…

Ben, susturuldukça, çevremdeki insanlar para, iş, kariyer isterken ben sadece insanlarla iç içe olmak, tabiatın, o hiç kimsenin farkına varamadığı değerleri yaşamak, yaşatmsk her canlının içinde barındırdığı yüce değerleri öğrenmek, öğrenmek için de hep öğrenci kalmak istiyorum.”

Yine, gülümsedi.

“ Kelebek Çocuk“ uzun bir yolculuğun ardı sıra bindiği beni bana getir yar tren de kırmızı topuklu paabuçları ile oturan insanların sandalyelerine sahipsiz ve kendini tanımadan birkaç yolda… Aslında, hayat oyun, biz oyuncuyuz… Eğer bu oyunda başarılı olursak mutluluk kapısı bizlere açılır. Ya da kötü oynadıksa bu da bizim kendi oyunumuzdur.

İSTANBUL, 24 KASIM 2004

Süreyya Aktaş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.